Sizi sürdürülübilir moda anlayışını bir yaşam tarzı haline getirmiş biriyle tanıştırmak istiyorum. Tülin Kermen’le b base’de buluştuk. Yaşam enerjisine ve hayatı yorumlayarak ve dilediği gibi yaşayarak bunu dışarıdan ‘iş’ ama içeriden ‘zevk’ haline getirişine hayran kaldım.


Sizi bu hayat tarzına sürükleyen kısa geçmişinizi alabilir miyim?

Ben Londra’da makyaj okudum. Orada tüm surat ve vücut anatomisini anladım. Sonra İstanbul’da biraz çalışıp para kazanıp New York’a tiyatro okumaya gittim. Bir senenin sonunda tiyatrocu olmaktan vazgeçtim. Çünkü bence sanat insanın midesindeki bir yumruk. Beğenilip beğenilmemek kişiliğime yapıldığında bana ağır gelecekti ve bence sanatçı olduğun zaman başka bir şey olmaman gerekiyordu. Bunu göze alamadım. Ardından Los Angeles’ta sinema-televizyon okudum. O dönem özel televizyonlar yeni açılmıştı. Dönünce bir süre televizyonda çalıştım ama o dönem alaylılar çoktu ve ben ukalalıktan ölüyordum. Bunların hepsi benim için bir felaket oldu, burnum sürtüldü. Sonra bir televizyon projesi için bir turizm şirketiyle çalışırken kendimi bu işin içinde buldum. Orada da bir hayali nasıl güzelleştirebileceğimi farkettim. Birkaç işte daha çalıştıktan sonra yine bir kriz oldu. Ardından neyi iyi yaptığımı düşündüm. Çevremdeki herkes ‘sen en iyi alışveriş yapıyorsun’ diye takılıyorlardı bana. Dedim ki ‘ben alışverişçi olayım o zaman’… Benim bütün ailem Selanikli. Tekstilcilikle uğraşıyorlardı. Elektrikler kesildiğinde babamla ‘window shopping’ yapardık. Benim hayatım; insanlar ne giyiniyor, nasıl giyiniyor, nerede nasıl giyinmelisin ile geçti. Bu kıyafet, bu insanın üzerinde ne kadar iyi durmuş ya da durmamış, bunu düşünerek geçti. Önceleri sadece arkadaşlarıma alışveriş ile ilgili fikir veriyorken TEB internet sitesinde bankacılara nasıl giyineceklerine dair tavsiyelerde bulunmaya başladım. Bir gazeteden beni çağırdılar. O sıralar 2-3 yerde birden çalışarak stil danışmanlığı işine girmiş oldum.

Sonra paranın beni bozduğunu farkettim. Çünkü yani para için her şeyi satıyorum. İşe gidiyorum mesela. İş diyince herkes susuyor dimi? Bu kadar önemli olamaz iş hayatta aslında. Yaşamak için yaşıyoruz. Çalışmak için yaşamıyoruz ki. Sonra bartera gireyim dedim. İlk başta evdeki vintage eşyalarımı satmakla başladım. Bunu birkaç kez gerçekleştirdikten sonra dedim ki ben hayatımın bir kısmını barterla geçireceğim. İç çamaşırlarımı, ayakkabılarımı, çantalarımı, bahçe takımımı vs büyük markalara stil danışmanlığı eğitimi vererek alıyordum. İnsanlarla bartera girdiğim zaman çok daha bereketli geldi. Kurabiye yapma dersi bile verebilirdim. İnsanlar nasıl işe bağlanacaklarını şaşırdılar. Bunun için de özel hayatlarını işe taşımaya çalışıyorlar. Eskiden tam tersiydi. Mesela bayram nasıl geçti diye soruyorsun. Benim hayatım bayram. Arada çalışmayı seviyorum ben. Böyle başladı işte. Bunun da zorlukları var tabi. Gözüktüğü kadar imrenilecek bir durum değil aslında.

Eskiden insanın sevdiği işi yapması gerektiğini düşünüyordum. Şu anda iş olarak hiçbir şey yapmaması gerektiğini düşünüyorum. Para karşılığı çalışmamalı insan. Sevmediğim hiçbir şeyi yapmıyorum bu yüzden ben. Hayat 200 sene olsa arada sıkılabilirdik ama zaman çok çabuk geçiyor.

Stil danışmanı olmanın altın kuralı nedir?

Bir kere proporsiyon bilmek ve renklerden anlamak gerekiyor. İnsanların tipine ne gideceğini bilmek gerekiyor. Ama işin özünde aslında o insanın ruhunun ne giymek istediğini ortaya çıkarabilmek yatıyor. Ben stil danışmanlığı yazmıyorum artık kartvizitimde. Ben sadece insanlara onlara hangi rengin, hangi şeklin yakışacağını kendileri bulmaları için yol gösteriyorum.

Bu işin eğitimini vermeye nasıl başladınız?

Makyaj biliyordum, alışverişten anlıyordum, dergide çalışarak gündemi takip ediyordum; yani yaptığım her iş birbirini destekliyordu. Sonra New York’a gidip FIT’de ders almaya karar verdim. Ve orada, doğru olduğunu bildiğim şeylerin sistemini öğrenerek ders vermeye başladım.

Ben eğitim verirken öğrencilerime ‘X kişisi olmak ister misiniz?’ diye soruyorum. İstemiyorlar. Ama diyorum çok başarılı biri. Çok parası var. Para ise değer… onu sorduğumda anlayabiliyorlar. Çocuklara para kazanmayı bir başarı kıstası koydukları için bu şekilde yetişiyoruz. Para kazananın kaçı mutlu? Mutluluğun bununla bir ilgisi olmadığını anladım. Para mutluluk getirmiyo ama parasızlık mutsuzluk getiriyo.

Garage Sale nasıl başladı?

Kriz zamanında müşteriler düştü, işler azaldı ve ben alışverişkolik olduğum için mutlaka bir şeyler almam gerekiyor.  Bunun için psikologlara gittim, gurulara gittim… Aslında personal shopper olduğum için rahattım. Bir başkası için alışveriş yapıyor olmak da durduruyordu beni ama işler durunca ne yapacağımı bilemedim. Sonra fütüristler derneğine katılmaya başladım. Orada para ile ilgili yapılan tartışmalarda, elde tutulmayan bir şey için çalıştığımızı ve hayatımızı buna adadığımızı farkettim. 15-16 yaşlarında yaptığımız kıyafet değiş-tokuşunu 40 yaşından sonra yapmaya karar verdik.  Amerika’da garage sale var. Aynısını burada da yapmak istedim. Sonra mansur gelip b-base burayı söyledi. Garage salelerimizi burada yapalım dedik. Kullanmadığın bir şeyden para kazanmak değil amaç, senin çöpün benim hazinem olabiliyor. Artık ne kadar kazanıyorsam o kadar harcıyorum.

Garage sale deki kıyafetlerin ne kadar bereketli olduğunu kelimelerle anlatamam. Buraya gelip de mutsuz giden bir tane kişi olmuyor.

Belirli zamanlarda mı yapıyorsunuz Garage Sale’i?

Bu disiplinli bir şey değil. Tatil giriyor araya, havalar güzel olunca vs olmuyor. Sıcak para lazım diye 2.3. haftadan sonra olmuyor. Kıyafetlerden bir eleme yapıyoruz hiç satmayacaklarımızı şurada bir huzurevi gibi bir yer var. Onlara veriyoruz. En çok çanta ve deri çeket satılıyor. Bu işi de ağızdan ağıza yayıyoruz. Cafe nero sponsorumuz bazen o leaflet dağıtıyor. Erkek çok az geliyor. Bir gün sırf çocuklar için yapmak istiyoruz. Pusetini oyuncaklarını artık kullanmayan bir sürü çocuğun eşyaları diğer çocuklara aktarılmalı bence.

Garage Sale popüler olmalı mı yoksa buraya özgü bir şey mi olsun istersiniz?

Fikir kimsenin tek elinde değil ve zaten bu tüm dünyada yapılan bir şey. Yaratıcı olduğumu düşünmüyorum ama iyi bir küratörüm ben. Neyin nerede olduğunu iyi görüyorum ve hepsini bir düzene yerleştirdiğimde bu işin merak uyandırabildiğini düşünüyourm. Zaten internet çıktıktan sonra hiç yaratıcı olmadığımı, hiçbir şey bilmediğimi düşündüm. Çünkü zaten her şey düşünülmüş. Sadece hepimiz yapalım. Dostluk kardeşlik gibi bir şey değil; sürdürülebilir bir moda anlayışı bu.

*                      *                      *

Röportajımızın sonunda b-base diye bahsettiğimizin bu yerin nasıl hayata geçtiğini Mansur Forutan’a sordum.

‘’Medyada çalışırken ofis ortamı çok sıkıcı bir şeydi benim için. Bunun alternatifi ne olur diye düşündüğümde de buranın fotoğrafı vardı. Sonra denk geldi ve o fotoğrafı gerçekleştirdik. İçerik yapalım, dergi yapalım, senaryo yazalım, insanlar toplansın, yaratıcı şeyler konuşsun… Fikir buydu. Bu fikrin devamı da bir plak şirketi. Şehirdeki 7-8 grubu bir araya getirelim onları bir label altında toplayalım, aşağıda da eventlerini yapsınlar ve o kültürü de yayalım istiyoruz.’’