Perşembe günü Sinek Sekiz’deydim. Sinek Sekiz, sürdürülebilir yaşamla ilgili bilgileri paylaşmak için kurulmuş bir yayınevi. Ekoloji, Permakültüre giriş, Slow Food Devrimi kitaplarının ardından şimdi de İyilerin Yanında ve Ekoköyler kitapları da raflarda yerini aldı. Sinek Sekiz Yayın Yönetmeni İrem Çağıl, yayınevini kurma hikayesini anlattı…

Ben: Sinek Sekiz yayınevi editörü olmadan önce neler yaptığını öğrenebilir miyiz?

İrem: Ben önce Bilkent’te iç mimarlık okudum. Sonra İtalya’ya gittim. Gayet idealist bir şekilde tasarımı, grafiği çok seven bir insandım. 3,5 sene Milano’da kalıp master yaptım. Sonra İstanbul’a döndüm. Bir takım ünlü tasarım ofislerinde çalışmaya başladım. Öğrenci olarak geçirdiğin süreçte gelmek isteyeceğini düşündüğün bir nokta olarak çok iyi gözüküyordu bu. İşimi çok sevdiğim için yoğun çalışıyor olmak bana dokunmuyordu. Yeni mezun olmuşum, 7 senedir okuyorum, önüme projeler geliyor sabah 9 gece 3 çalışıyordum. 2 sene içinde  bu çok yoğun tempo sırasında iş yapmayı öğrenip, belirli bir teknik kapasiteye ulaşmanın yanı sıra bu işlerin nasıl döndüğünü gördüm. ‘O şirketin sahibi ne yapıyor da o projeyi alıyor, o proje neden o kadar para ediyor, o ustalar neden öyle çalışıyor da biz böyle çalışıyoruz..’ gibi bir dolu somut örnek görüyordum ve kafamda oturtamıyordum ve öyle bir noktaya geldim ki yaptığımız şeyin çok anlamsız olduğunu düşünmeye başladım. Bir tane  daha sandalyenin farklı bir tasarımını yapmanın aslında bize hiç bir şey kazandırmayacağını anladım. İhtiyacımız olan şey daha fazla his, daha fazla özgürlük daha fazla mutluluktu bence.

Ben: Peki bu noktada ne yaptın?

İrem: Galata’da bir evim vardı. Kendim yapmıştım, çok enteresan bir evdi… İşi bıraktım. Evi bıraktım. Evdeki bütün eşyalarımı sattım. Ayakkabı, çanta, cd, kitap, dolap her şeyi sattım. Ankara’ya gittim. Bilkent’te bir yandan ders verip bir yandan da master yapmaya başladım. Okuduğum makaleler benim karman çorman olan kafamı yerine oturttu. O zamana kadar sadece boyayla, çizimle uğraşıp hiç sosyal olaylara değmemiş biri olarak ‘bunlar doğal varoluşsal sorunlarmış’ diye kafamda oturttum her şeyi. Asıl derdin bana özel değil herkesin çektiği bir dert olduğunu farkettim. Bir şekilde işler böyle değilken buna dönüşmüş. Yaşadığımız, çalıştığımız biçimler garip gelmeye başladı. Doğrusu buymuş gibi gelmedi ama doğrusunun ne olduğunu da bilmiyordum. Bunları düşünürken bisikletle 3 aylık bir seyahate çıktım. İstanbul’dan Barselona’ya gittim.  Orada düşündüklerimin doğru olduğunu gördüm. Öyle bir hayat daha güzel geldi bana. Bir sürü şeye sahip olmak hiç bir şey ifade etmedi. Hissettiğim şeylerin doğru olduğunu gördüm. İnsanın ihtiyacı olan çok iyi hava, çok iyi doğa, çok iyi yemek yemek gibi şeylermiş. Çocukken ne yapıyorsak, büyümüş halimizle de aynılarını yapmamız gerektiğini farkettim. Koş, enerjini harca, yemek ye, mutlu ol, uyu.. böyle basit şeyler gerekiyormuş.

Ben: Böyle bir yolculuktan sonra nereye gitmek ister ki insan?

İrem: Aynen öyle. Ankara’ya dönebilecek gibi değildim ve bir grup Bodrum’da Gümüşlük taraflarında bir yere taşındık. 3.5 sene gibi bir süre orada yaşadık. Ve bir yayınevi kurmaya karar verdim. Kitapların teliflerini orada aldım. Çevirilere orada başladık. Bir yandan çok mutluydum. Sabah kalkıyordum, kapıyı açınca ayağımı attığım yer topraktı. Etrafta mandalina ağaçları. Kuş uçuyor, kaplumbağa geçiyordu. Orada çok az paraya çok harika yaşanabildiğini gördük. Sonra iki gelişme oldu. Kitapların çevirileri bitti ve orada yapılacak hiçbir şey kalmadı. Kitapların basımı için İstanbul’a gelmemiz gerekiyordu. Bir de yanımızda mandalina ağaçlarının olduğu çok büyük bir araziyi bir şirket alıp otopark yaptı. Kimse de hiç bir şey yapamadı buna karşı. Tek kişinin buna karşı çıkmasının hiç bir işe yaramadığını gördüm. Bir topluluk olarak ancak böyle şeylerin engellenebildiğini net gördüm ve kitapların varlığını daha çok önemsemeye başladım. Şehirde yaşayan insanların bu konuda bilinçlenmeye ihtiyacı olduğunu düşündüm. Çünkü o insanlara domates sağlayan köylü kadının da varlığını sürdürebilmesi gerekiyordu. Böyle motivasyonlarla kitapları yayınlamaya başladık.

Ben: Kitapların tanıtımını nasıl yaptınız?

İlk kitabı bastığımızda kitabı nasıl satacağımızı bile bilmiyorduk. Sektörün tamamen dışında olduğumuz için ön bilgilerimiz yoktu ve bunun avantajını kullandık. İlk kitap çıktığında 1000 adet basılmıştı ve  tüm Türkiye’de 4 kitapçıda vardı sadece. Çocuk oyunu gibiydi. Oradan şu an gelinen noktaya baktığımda; şu an bir ofisimiz var. Bir sürü insan var, yarışmaya katılıp kazandığım için bir dağıtım ağı bizi desteklemeye karar verdi. Bütün kitapları bütün kitapevlerine dağıtıyor. Başlarda biz kitapları sırtımızda taşıyorduk kitapçıya. Şimdi her şey normal bir yayınevi şekline dönüştü. Bu olmayabilirdi. Demek ki insanlar bunu önemsediler ve kitaplar kendi yolunu kendi kendilerine açtılar. Dağıtım ağına girmeden 3 kitap çıkardık. Bu 3 kitabın biri 3. baskısını yaptı, ikinci kitap 2. baskısını yaptı ve 3. kitap tükenmek üzereydi. Bu dağıtım ağı olmadan önceki hal. Bu bana şunu gösteriyor aslında. Bisikletle seyahat ederken farketmiştim ki; eğer anayoldan asfalttan gitmeye çalışırsan çok büyük araçlar var ve belirli bir hızda giderken onların yarattığı gürültü, pislik seni çok yoruyor çünkü senin ölçeğin küçük ama onlarla yarışmadan arka bir yol seçerken kendin gidebiliyorsun. Yavaş gidiyorsun ama yorulmuyorsun, kendini küçük hissetmiyorsun. Ağaçlar var, sen varsın. Ama anayolda kamyonların yanında hep negatif şeyler hissediyorsun. Yani sen bisikletle otoyolda gidersen çok yorulursun ve bir noktada mutlaka kaza geçirirsin ve elenirsin. Bir yayınevi için de bu böyle. Ama ne olduğunu bilip buna göre devam edersen ilerlersin, çünkü orada senden başka kimse yok. Bizim kitaplarımızın konusunu ele alan başka yayınevi yok. Orada öğrendiğim mantığı işime geçirince işlediğini gördüm. Her konuda da böyle olması gerektiğini böylece hayatın daha iyi olacağını düşünüyorum.

Ben: Peki şehir hayatına sürdürülebilir bir yaşamı nasıl adapte edebiliriz?

İrem: Ben Bodrum’da yaşarken her şey bu kitaplardaki gibiydi. Eşek üzerinde amca bize süt ve yoğurt getirirdi. Bütün alışverişimi pazardan yapardım. Bir sürü şeyi biz yetiştiriyorduk. Öyle bir doğayla buranın çok farklı olduğu bir gerçek. Burada şunu yetiştiriyim, inek besleyeyim diyemiyorsun bu çok net ama bu; şehirde de bir şeylerin yapılamayacağı anlamına gelmiyor. Şehir öyle bir sistem ki sen onun içinde bir ünitesin. O sistemi değiştirmek istediğimizde  bütün olarak bunu gerçekleştirebiliriz. Doğada da oranın nasıl kurulmadığıyla ilgili bir düzen var. Bir kurgu yok yani. Her şey doğal. O serbestliğe sahip olduğu için doğal bir döngüde ilerleyebiliyor her şey. Müdahale eden kimse yok. Şehre yapılan şeylerin de bir görüntü oluşturmak için değil insanların ihtiyaçlarını karşılamak için yapılması gerekiyor. Karar vericilerde bu bilinç oluşabilmeli. Avrupa’da, şehirler büyük de olsa yaşanabiliyor. Herşeyi bırakıp köye gidelim gibi bir şey yok. O zaman herkesin köye taşınması gerekir. Asıl yapılması gereken, şehrin daha yaşanılabilir bir yer haline gelmesi, köydekine de dokunulmaması, bozulmaması. Slow food’da temel olarak şunu söylüyor: Kars gravyeri istiyorsan, Kars gravyeri için gereken o sütü o inek, o otu yiyerek üretiyor. O zaman o otun ve o tarlanın mümkün olması lazım. Gidip oraya bir fabrika kurarsan Kars gravyeri diye bir şey de kalmaz. Orada üretilen şeye değer verilmesi, ordakilerin orada kalmaya devam edebilmesi ve bu geçişlerin çoğalması gerekiyor. Olması gereken şey bu. Bunun için daha fazla sivil kişinin, iş yapıyor, talep ediyor ve bunlara yöneliyor olması lazım.