Sürdürülebilir Yaşam Kolektifinin üçüncüsünü düzenlediği Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali bu sene 29 Kasım-2 Aralık tarihleri arasında gerçekleşti. Festivalle ilgili Tuna Özçuhadar ile bir röportaj yaptık…

Bu seneki festival nasıl gidiyor?

Sanıyorum bu seneki festival geçen senekinden çok da farklı değil. Bir ilgi var ama bir patlama olmadı. Bunu ben halkla ilişkiler konusunda gecikmiş olmamıza bağlıyorum. Neticede bunu bütün basın, medya takip ediyor. Birçok dergi, gazete, web sayfası bunu haber yaptı. Biraz Taksim’deki inşaatın, biraz hafta içi olmasının etkisiyle iki gündür salon taşmıyor. Biz ya insanlar dışarıda kalırlarsa diye endişelenmiştik aslında. Çünkü herkes çok merak ediyordu ne zaman başlayacak diye… Yine de ilgi alaka yine geçen senelerdeki gibi yüksek.

Aslında sürdürülebilir yaşamla ilgili bir şeyler yapan insanlar zaten bu festivale katılıyor. Bu konuda hiçbir fikri olmayan insanları da buraya çekebilmek gerekiyor sanırım…

Benim de demek istediğim tam olarak buydu aslında. Bizim 2008’den beri bu festivale katılan müdavimlerimiz var. Hatta başka şehirlerden geliyorlar bu festivale. Onların hepsi tam kadro burada zaten. Bizim yapmak istediğimiz şey, o çemberin dışında olanlara ulaşmak ve onların gelmesini sağlamak. Televizyon kanalları çok ilgi gösterdi festivale. 5-6 radyo kanalında canlı yayına çıktık. Dediğim sebeplerden ötürü bu iki gün çok yoğun olmasa da hafta sonu çok kalabalık geçeceğine eminim.

Peki geçen seneyi referans alacak olursak, bu festival sonrasında harekete geçen insanlar ya da  somut proje örnekleri var mı?

Öyle bir geri bildirim mekanizmamız olmadığından bunu bilmemiz zor. Ama şunu görüyoruz; burada insanlar tanışıyor. Ortak vizyonu olan insanlar burada derin sohbetlere dalıyorlar. Bu da tabiki beraberinde projeleri de getiriyordur. Bizim yapmaya çalıştığımız şeylerden biri de bu. Sadece konuyla ilgili filmler göstermek değil insanlara bir buluşma ortamı yaratmak. Onu da gerçekleştiriyoruz gibi geliyor.

Peki neden bir film festivali gerçekleştiriyorsunuz?

Bizim film konusuna ağırlık vermemizin sebebi; sürdürülebilirlik kavramı aslında içi boşaltılmaya çok yatkın bir kavram. Herkes istediği yerinden çekip bu kelimeyi cümlenin istediği yerinde kullanabiliyor. Işi ne olursa olsun. Biz de bu kavramı aslında kale olarak görüyoruz. Bunun içi boşaldı bunun yerine başka bir kelime bulalım gibi bir kolaycılığa gitmek istemiyoruz. Sürdürülebilirlik artık son nokta çünkü gezegenin sınırlarının farkına vardık. Kaynakların bitmekte olduğunu gördük. Kaynaklara erişememenin bir alternatifi olmadığını gördük. Bir şekilde gezegenle ilişkimizin, bir yaşam kültürünün oluşması lazımdı. Insan-insan çatışması, insan-gezegen çatışmasından kurtulabiliyor olmamız lazım. Sürdürülebilirlik aslında çok boyutlu, karman çorban bir probleme işaret ediyor. Madencilikten gıdaya, enerjiden suya o kadar karışık ilişkiler ağı var ki… Şimdi biri çıkıp konferanslarda bundan bahsetmeye başladığında bir saatlik bir konuşmada çok konsantre olanlar bile çok fazla şey anlayamayabiliyorlar. Konu bu kadar karmaşık olduğunda bunun mecrasının da konferans değil, sinema salonu olması gerektiğini düşündük. Görselin konuya ışık tutma, daha da berraklaştırma özellikleri var. Kimi zaman beş dakikalık bir animasyon filmi bile bir ürünün yaşam döngüsü hakkında bilgi verebiliyor. Bizim belgesellerimiz de gerçekle ilişkisini koparmamış filmler. Içinde oyunculuk, kurgu olmayan filmler. Dolayısıyla biz gerçeğe görselle ışık tutmaya çalışıyoruz ki bu ilişkiler ağını ille de kelimelere dökmeden anlayabilelim diye. Sinema, ses, müzik, görsellik… Bunların hepsi biraraya geldiğinde beynimizde farklı noktalara odaklanıyor. Problemi anlamaya dair yollar da kolaylaşıyor böylece.

Peki festivale katılacak film seçimini nasıl yapıyorsunuz?

O kadar çok film üretiliyor ki son dönemde…. 2008’den bu yana süratle artmaya da devam ediyor. Sürdürülebilirlik konusuyla ilgilenen film aslında çok var. Dünyanın dört bir tarafında herkes üretiyor fakat bizim kriterlerimiz var. Festivalimizde gösterilmesi için o filmin depresif olmaması lazım. Içinde bir çözüm ve umut barındırması lazım ve bilhassa Türkiye’de güncel olan problemlerle ilgili olmalı. Örneğin dünyanın öbür ucunda madencilikten muzdarip olmuş bir halk bununla nasıl başettiyse aslında Türkiye’de de aynı şekilde başedilebilir. O filmi gösterdiğinizde içinde sizin işinize yarayacak çözümü de barındırmış oluyor. Yeni bir yaşam kültürünün aslında yaratıcılıktan geçtiğine işaret ediyoruz. Süre de 3-4 gün oluyor. Bu sene 4 gün oldu. 30 tane film gösteriyoruz ve bu filmleri birçok gönüllü redaktör ve çevirmen arkadaşımızın desteğiyle yapıyoruz. Medyada tanıtımı için ayrı bir çaba sarfediyoruz.

Siz kendi yaşamınızda sürdürülebilir yaşama dair neler yapıyorsunuz?

Benim sürdürülebilirlik kavramıyla tanışmam 15 yılı buldu. Aslında bu kavramın adının sürdürülebilirlik olduğunu öğrenmem 15 yılı buldu. Ben bunu öğrendikten sonra ‘ bunun adı sürdürülebilir yaşammış’ dedim ama öncesinde de bilmeden zaten bu şekilde yaşıyordum. Diş fırçalarken suyun boş yere akmaması için suyu kapatırdım, başkalarının attığı çöpleri bile toplardım. Hala da yapıyorum mesela kimsesiz bir plajda büyük bir çöp torbası alıp koca plajın temizliğine spor olsun diye tek başıma girişiyorum. Bu biraz bence insanın yapısıyla alakalı. Her insanın yapısı aynı olmadığında bu sorun oluyor. O zaman yaşam kültürüyle ilgili bir şeye ihtiyacımız oluyor. Istanbul gibi anormal bir şehirde yaşıyoruz. Ben çoğu zaman vapuru kullanıyorum. Araba kullanmıyorum. Bilhassa şehirde arabalarının içinde trafikte kalmış insanları gördüğümde başka seçeneklerinin olmadığını düşünüyorum ki bu çok üzüntü verici bir durum. Suç onlarda da değil kent planlamasına ya da ekonomik sistemle ilgili durumlara da işaret etmek gerekiyor. Arabanın içinde trafikte tek başına oturan birisine ‘sen şu kadar karbon salıyorsun’ dediğinizde defansif bir moda geçebilir. ‘Ben ne yapayım. Şurada oturuyorum. Şuraya gitmem gerekiyor. Işe de düzgün kıyafetle gitmek istiyorum. Toplu taşım araçları çok tıklım tıkış oluyor’ dediğinde bu anlaşılabilir bi cevap. Bütüncül baktığınızda sorun master planlamalarda. Dolayısıyla bu yaşam kültürünün değişmesi hem yukarıdan aşağıya hem aşağıdan yukarıya olabilecek bir şey. Tek başına bir bireyin otobüse binmesiyle olacak bir iş değil. Ama ben onu yapıyorum. Şehrin içerisinde ekolojik ayak izi mümkün olduğunca düşük yaşayan insanlardan biriyim.

İsveç’te sürdürülebilirlik üzerine bir eğitim aldınız. Okuduğunuz bölümün ardından bu bölüme kaymanızın sebebi ne oldu?

Ben endüstriyel tasarımcıyım. ODTÜ’den 91 senesinde mezun olduktan sonra bir dönem endüstriyel tasarımla ilgili işler yapmaya devam etmeye çalıştım ama o yıllarda Türkiye’de bir endüstriyel tasarımcının çok da ideal bir biçimde bu mesleği yürütmesi pek mümkün değildi. 3-4 sene çaba sarfettikten sonra bıraktım. Endüstriye hizmet etmek istemedim. Yapılan yanlışları da görüyordum. Bir sürü zehir üretiliyor. Bir sürü yanlış tasarlanan ürün var ve müdahil olamıyorsunuz çünkü doğru tasarım yapmak değil iyi satan tasarım yapmak amaç… Satın alınabilir her şeyin iyi olduğu gibi bir yanlışlık üzerine inşa edilmiş bir tasarım anlayışı vardı. Daha sonra bu sürdürülebilirlik kavramıyla ilgili kafa yormaya başladığım dönemlerde bilhassa insanın temel ihtiyacı olan barınma ihtiyacına ağırlık vermeye başladım ve onun üzerine İstanbul Teknik Üniversitesinde Konutların Yaşam Döngüsü yaklaşımıyla sürdürülebilirlik açısından incelenmesi üzerine bir yüksek lisans tezi yazdım.

Gelecek kuşakların hakkını yemeden bugün yaşamak istiyoruz. Bu cümle olarak, yani gelecek kuşakların haklarını ellerinden almadan günümüz kaynaklarını kullanmak anlaşılabilir bir cümle ama sanayideki bir üretici bu cümleyi işine nasıl yansıtabilir…

Bir şeyi düzeltirken başka bir şey bozuluyor. Böyle olunca eyleme geçmek için sürdürülebilirlik konusunda aslında bir yapısal bri çerçevenin olmadığını farkettim bu tezi yazdıktan sonra. Herkes sürdürülebilirlikten bahsediyor. Ama hepsini biraraya getirecek ve sürdürülebilirliğin ne olduğunu tarif eden bir çerçeve yok. Bunun üzerine akademik bir kariyer olarak değil ama ara bir kariyer planı olarak İsveç’te Strategic Leadership Towards Sustainability adı altında bir senelik bir programa katıldım. O programda 1991 yılında The Natural Step adlı sivil toplum örgütünün tüm dünyaya lanse ettiği bir sürdürülebilirlik yaklaşımı var. Bunu da 200 tane bilim adamının katkısıyla gerçekleştiriyorlar. Sürdürülebilirliği 4 prensip altında tarif ediyorlar. Böylece bir kurumun bir organizasyonun, bir ürünün, bir tasarımın, bir servisin sürdürülebilirlik vizyonu olması, sürdürülebilirlik stratejisi olması bu çerçeveyle mümkün oluyor artık. Neyin yapılmaması gerektiğini, hangi adımların hangi sırayla atılması gerektiğini biliyoruz. Ben böyle bir programa katıldığım için şimdi aslında bütün yapmak istediklerim çok daha berraklaştı.  Terminolojide hemfikir olursak, sorunları anlamak ve onların çözümlerinde hem fikir olmak açısından da daha umutlu olabiliriz.